22 Ekim 2015 Perşembe

1984 - George Orwell



Orijinal Adı: Nineteen Eighty-Four
George ORWELL
Çeviri: Nuran AKGÖREN
Can Yayınları, Mart 2006
İlk Yayınlandığı Tarih: 1948
268 sayfa *



İLK NOT

Benim okuduğum kitap eski basım. Dolayısıyla alıntıların sayfalarını yazma gereği duymadım. Yenisinin çevirisini Celal ÜSTER yapmış, inceledim, daha güzel ve bilinçli olmuş. Zaten önsözde halihazırda kendi yayınevleri tarafından çevirisi var olan bir kitabı neden çevirdiğini açıklamış. Yalnız tavsiyem bu önsözü kitabı bitirdikten sonra okumanızdır. Çünkü kitapla ilgili gereğinden fazla bilgi veriyor.

Aklımda bir blog oluşturma fikri gelişince, sadece o an okuduğum kitapları paylaşmanın, daha önce okuduğum güzel ve kült kitaplara haksızlık olacağını düşündüm. Dolayısıyla blog için bir girizgah niteliğinde olan yazımda yazdığım üzere, daha önce okumuş olduğum kitapları da paylaşma fikrini benimsedim. Böylece hem bu güzel kitaplara haksızlık etmemiş olacağım hem de paylaşacağım kitaplarla tekrar haşır neşir olarak unuttuğum yerleri hatırlama fırsatı yakalamış olacağım. Sonunda uzun uzun düşündükten sonra George Orwell'ın bende etkisi büyük olan, muhteşem kült kitabı 1984'te karar kıldım. 

1984 ilk olarak bundan 7-8 sene önce üniversite sıralarında, 50 puanlık bir soru olarak karşıma çıktı. Hocamız, sınavda bir sorunun bu kitaptan geleceğini söyleyerek bizi bu kitabı okumaya teşvik etmişti. (Ne iyi hocalarımız varmış). Öğrenci kafasıyla dersin gerçek konularına odaklanıp, kitaba şöyle üstünkörü bir bakmıştım. O an için sınav heyecanı ile kitaptan doğru düzgün keyif alamamış ancak daha sonra tekrar okumam gerektiğini aklımın bir köşesine yazmıştım. Daha sonra kitabı iki kere daha okudum. 

Distopik kitaplara özel bir ilgim var. Zaten kitaplarla biraz ilişkisi olan herkesin distopik kitapları okumuş olması ya da okuması gerekir. 1984 bu alanın zirvesidir benim için. Orwell kitaptaki sistemi çok iyi kurgulamış ve aklındakini okuyucuya yalın bir dille aktarmış. Bunlar kitabın çok kısa sürede ve keyifle okunabilmesini sağlıyor. Keyifle dedim ama bu edebi bir keyif çünkü Orwell'in aklında kurguladığı bu berbat dünyanın günümüz sistemiyle ne kadar benzerlik gösterdiğini görünce insanın keyfi kaçıyor öte yandan. 

Kitaptaki toplum otoriter-totaliter bir devletin tahakkümü altında yaşamaktadır. Baskı o kadar derindir ki insanların yatış-kalkış saatlerini, yiyip içtiklerini, haraketlerini ve hatta düşüncelerini bile düzenleme amacındadır. Hatta en çok insanların düşünceleri ile ilgilenen bir sistemdir. İnsanların devletin istemediği bir şeyi düşünüp düşünmediğini anlamak için davranışlar, mimikler ve bakışlar bile göz altındadır. Kurulabilecek her yere tele-ekranlar kurulmuş(sadece vericisi değil alıcısı da olan bir televizyon), tele-ekran kurulamayan yerlere ise gizli mikrofonlar yerleştirerek insanların her anı kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. İnsanlardan bireyselciliklerini feda etmeleri ve kendi benliklerini devletin benliğinde eritmeleri istenir. Bunu da yapay iç ve dış düşmanlar oluşturarak yapar. Hemen hergün periyodik olarak nefret programları düzenlenerek insanların devlete olan aidiyetleri sıcak tutulur. 

Buraya kadar elimden geldiğince içerik bilgisi vermemeye çalıştım. Kitabı okumayan dostlarla yollarımız burada ayrılıyor. Yazının bundan sonraki kısmında hunharca içerik bilgisi verilecektir. Kitabı çok sevdiğimi belirtip, okumayan arkadaşlara mutlaka tavsiye ederim. 

*** SPOİLER ***

Orwell, 1984'te, dünyayı isimleri Avrasya, Okyanusya ve Doğu Asya olan 3 devlete bölüştürmüştür. Bu üç süper devlet sürekli birbiri ile savaş halindedir. Bunlardan iki tanesi birleşseler bile coğrafi ve demografik sebeplerden ötürü ötekini yenilgiye uğratamazlar. Ayrıca her üç devlet de kendi kendine yeterli olan ekonomilere sahip oldukları için eski savaşların nedeni olan ekonomik gerekçeler savaşa sebep değildir. Peki Bu devletler neden savaşır? Cevabı kitapta: "Sorun, dünyadaki gerçek zenginliği arttırmaksızın endüstri çarkını döndürmekti. Üretim sürdürülmeli, ama üretilenler insanlara dağıtılmamalıydı. Uygulamada bunun için tek çözüm yolu, sürekli bir savaş durumunda olmaktı." Ayrıca savaşın olması, yoksa bile varmış gibi gösterilmesi insanların kendi benliklerini devletin varlığında eritebilmesi için gerekli bir şeydi. Böylece insanlar zafer sarhoşluğuyla ya da savaşı kaybedebilecek olma ihtimalinin tedirginliğiyle, ne kadar baskı altında olduklarını ve yapay ekonomik bunalımları unutuyor, zor zamanında devletine yardım edebilmek adına daha fazla çalışıyor, aklını tamamen bu fikirlerle kaplayarak devlete ve sisteme karşı olabilecek faaliyetlere girişmiyorlardı. Hatta bunu düşünmüyorlardı bile. Tüm bunlara rağmen böyle bir şey yapacak olanlar, tele-ekran ve gizli mikrofonlar marifetiyle sürekli gözlem altında tutuluyorlardı. Hatta bu tarz bir şeyi düşünmelerini bile engellemek için 'düşünce polisi' adı altında bir birim oluşturulmuştu. 

Kitapta bahsedilen devlet olan Okyanusya'da yaşayan insanlar üçe ayrılmıştır. İç Parti,Dış Parti ve Proleterler. İç Parti olayların çoğunun farkında olup bu sistemi sürdüren oligarşik sınıftır. Toplumun %2'lik bir kısmına tekabül eder. Dış Parti bir nevi orta sınıftır. Proleterler ise nüfusun %85'ni oluşturan, toplumun en kalabalık kısmıdır. Görece daha az baskı altındadırlar. Ama bilinçsiz bir insan kümesi oldukları için devletin en az takip ettiği ve en az baskı kurduğu kesimdir. Kitabın ana karakteri Winston esas kurtuluşun onlardan gelme ihtimali olduğunu düşünür ama bilinçsizliklerinden ötürü de bunun imkansızlığından dem vurur. Burada kitabın bence en vurucu cümlesini günlüğüne yazar: 


"Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler."

Kitaptaki sistemin en korkunç yanı geçmişin değiştirilebilmesidir. Tüm yazılı ve görsel kaynaklar ve arşivler devletin elinde olduğu için, Büyük Birader (Devletin ve sistemin en tepesindeki bir nevi kutsal lider) veya Devlet tarafından yapılan açıklamalar yeni açıklamalarla veya o günün gerçekleriyle çelişiyorsa hemen bütün eski açıklamalar 'Doğruluk Bakanlığı' çalışanları tarafından o günün gerçeklerine uyarlanıyor ve bütün arşivler değiştiriliyordu. Diyelim ki Okyanusya son 5 yıldır Doğu Asya ile savaşıyordu, dolayısıyla bundan tüm yazılı kaynaklarda bahsedilmiş ve arşivlere kaydedilmişti. Ancak günün şartlarıyla aralarında bir barış durumu söz konusu olursa ve Okyanusya artık Avrasya ile savaşmaya başlarsa bu arşivdeki tüm belgelere işleniyor, gazetelerin eski sayılarındaki ilgili yazılar değiştiriliyordu. Böylece kimse eskiden Doğu Asya ile savaşıldığını iddia edemez, etse bile bunu kanıtlayamazdı. Ya da Büyük Birader'in çeşitli tüketim ürünleri ile ilgili yaptığı tahminler tutmazsa, tahminler o günkü gerçeğe uygun olarak revize ediliyordu. Çünkü Büyük Birader hata yapmazdı. Onun hata yapabilecek olması insanlar nezdindeki kutsallığına leke sürerdi. İşte sistemin bu noktası beni en çok dehşete düşüren yerlerden biridir. Çünkü geçmişte örneği görülen birçok baskıcı rejimin bir adım ötesine giderek, sadece düşüncelere değil geçmişe de baskı uygulanmaktadır. Amaç sadece insanları korkutmak değil üstüne bir de kendi oluşturdukları yapay gerçekliğe de o an için bir nebze olsun inandırmaktır. Zaten zaman geçtikçe -bunları herhangi bir yerde konuşmak vs. de mümkün olmadığından- insanlar neyin gerçek neyin yalan olduğunu unuturlar. Bu geçmişten ders çıkarıldığının bir örneğidir. Kitabın bir yerinde Winston'a 2+2'nin 4 değil 5 olduğunu kabul ettirmeye çalışırlar. Bunu sadece korkuyla söylemesini kabul etmezler. Aynı zamanda öyle olduğunu düşünerek söylemelidir bunu. Çünkü sadece baskı ile tahakküm edilen toplumlarda, öldürülen bir kişi yerine binlerce kişinin başkaldırdığını gözlemlemişlerdir. Kitabın sonunda istediklerini başarırlar. Winston 2+2'nin 5 olduğunu inanarak söyler ve düşünür.


ALTINI ÇİZDİKLERİM

  • "Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler." 
  • "Oynadığımız bu oyunda, kazanmak söz konusu değil. Ama bazı yenilgiler ötekilerden daha iyidir, hepsi bu." 
  • "Gerçek tek hayatımız gelecektedir. Onun oluşmasında bizler kemik parçalarıyız. Geleceğin ne kadar uzakta olacağını bilemeyiz. Belki bin yıl sonradır. Şimdi akılcı düşünenlerin sayısını azar azar çoğaltmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok."
  • "Savaş tüm hunharlığıyla evrensel boyutlarda süregelmektedir; ırza geçme, yağma, çocukları katletme, koca ülke nüfuslarının köle durumuna düşmesi, tutsakların kaynar suya atılması ya da diri diri gömülmesine varan dehşetler olağan sayılmaktadır. Eğer bunlar düşman ülke değil de kendi ülkeniz tarafından yapılıyorsa övgüye değer bulunur." 
  • "Uzun dönemde, hiyerarşik toplum, ancak yoksulluk ve bilgisizlik üzere kurulu olduğu sürece var olabilirdi." 
  • "Sorun, dünyadaki gerçek zenginliği arttırmaksızın endüstri çarkını döndürmekti. Üretim sürdürülmeli, ama üretilenler insanlara dağıtılmamalıydı. Uygulamada bunun için tek çözüm yolu, sürekli bir savaş durumunda olmaktı." 
  • "Her yeni siyasal kuram, kendisine ne ad takarsa taksın, hiyerarşiye ve baskıya dönüş yapmıştı." 
  • "Kitleler asla, yalnızca ezildikleri için, kendiliklerinden başkaldırmazlar. Kendilerine karşılaştırma yapabilecekleri ölçüler verilmedikçe, ezildiklerinin bilincine varmazlar." 
  • "Hiyerarşik yapı aynı kaldığı sürece, gücün şunun ya da bunun elinde olması önemli değildir." 

SON SÖZ YERİNE

Sözün özü, benim en etkilendiğim kitaplardan biridir. Okumayanlara tavsiye ederim. Tabiki baskılar ve tahakküm bu kadar keskin olmasa da günümüz sisteminin bir kısmını kitaptaki sisteme benzetiyorum. Ayrıca bu kadar iyi kurgulanmış bir kitabı okumanın da çok ayrı bir zevki var. Bu zevki kaçırmayın derim. İyi okumalar...

1 yorum:

  1. Hoşgeldin blog dünyasına :)
    İlk yazın hayırlı olsun, Facebook'tan yazılanları takip etmek zor oluyordu. Blog işi daha iyi oldu.

    1984 benim de en sevdiğim kitaplardan biri. Ütopik kitapların gerçekleşmesi ne kadar imkansız gözükse de, maalesef distopik kitaplar için aynı şeyi söyleyemiyoruz. İyi olma konusunda çok büyük sorunlarımız var ama bir şey kötü olacaksa da en kötüsünü biz insanlar mutlaka gerçekleştiririz.

    YanıtlaSil